SEYYİD CEMÂLEDDİN AFGANÎ / Köşe Yazısı - Yakup ÇETİNKAYA

13.03.2024 06:34:27
Yakup ÇETİNKAYA

Yakup ÇETİNKAYA

  Bu yazı Eğitimle Diriliş dergisinin 20. sayısında bulunan Yakup Çetinkaya’nın çeviri yazısı olan “Seyyid Cemâleddin Afganî” yazısından kısaltılmıştır.

 

Adem’in yaratışı üzerinden asırlar geçmiş, nesiller birbirini takip etmiş ve insanlar, ihtiyaçlarına ve geçimlerine odaklanmışlardı. Şişmanlıklarından açlığı (düşkünlüğü) kavrayamaz olmuşlardı. Hayatın başlangıcını ve dönüşünü idrak edemiyorlardı. İnsanoğlundan bir kısmı şaşırıp kalmış ve tabiatın örtülü esrarından uzaklaşıp şeriat ve düzenden bihaber olmuşlardı. 

 

İnsanlar bu ahvaldeyken onların arasından zihni açık ufku geniş bir takım kişiler ortaya çıktı. Onlar ilmin kutupları ve ışıklarıdırlar. Cemaleddin perdesini yırtan filozoflardır. Onlar doğanın muammalarını (kapalılıklarını) açıklığa kavuşturmuşlar, icat ve keşif yollarını genişletmişlerdir. Onlardan bazıları akılcı felsefecidir. Onlar bu düzenin arkasındaki gizli hikmetlerin sırlarını araştırmışlar ve yaratıcının kainatındaki aklî delilleri ve edebi (sanatsal) parçaları açıklamışlardır. Fakat doğa birkaç yüzyılda bir insanları hidayet yoluna erdirecek rehberler çıkarır. Sonra insanlar nesiller boyu onların talimatlarıyla hayatlarını devam ettirirler. İnsanlar ne zaman bu talimatlardan şaşar yolunu kaybeder günaha duçar olursa işte o zaman doğa bağrından onları tekrar irşat edebilecek, hayat ruhu üfleyip doğru yola iletecek birini çıkarır. 

 

İşte bir alimin oluşumunun vaziyeti bu şekildedir. Sokrates, Platon ve onlara ulaşanlar bu filozoflar arasındadırlar. Bunlardan sonra Yunan, Roma, Pers, Arap filozofları ve bunların dışında mantık ilmiyle uğraşan (Yunan filozofları gibi) ve hadis ilmiyle uğraşan (Arap filozofları gibi) filozoflar gelmektedirler. Ve hala onların ışıklarından (ilimlerinden) faydalanmaktayız. Ancak Allah’ın yaratmasında kimsenin idrak edemediği bir hikmet vardır. 

 

Bazen bazı nesiller arasından kuvvetli filozoflar ve yetenekli iş adamları öne çıkmış  (sivrilmiş, sıyrılmış) ve ardından kendilerini kuştan çevre, ekmiş oldukları şeylerin yeşermesi  için fayda vermemiş ve tüm çabaları saçılmış toz zerrecikleri gibi yok olmuştur. 

 

İnsan, ancak bir çıkardan kendisi üzerine gereken kadarını yapmaya güç yetirebilir.  Yukarıda anlattığımız insanların birçoğu kendi toplumlarında değer görmemiş, örselenmiş, hırpalanmıştır. İnsanların onların hakkını bilmemesinde yeryüzünün en büyüklerinin bir çoğunun bunda payı vardır. Ne yazık ki gafil tarih buna şahittir. Konumuz, doğunun yitik filozofu Seyyid Hatip Cemâleddîn Afganî olduğu gibi, -Allah ona rahmet etsin- Filozof  kutuplarından bir kutup olarak neşet etmiş ve siyasetin esaslarından bir esas olarak yaşamış,  yalnız işini tamamlayamadan ve bir kitap bile telif edemeden ölmüştür. Bunlara rağmen  pozisyonunu (makamını) korumuştur. Kesinlikle görüyoruz ki Yunan'ın en büyük filozofu Sokrates hiçbir görüşünü yazmamış ancak öğrencileri onun felsefesini ezberlemiş ve kayda geçirmişlerdir. Nesiller onu miras almışlardır. Umulur ki bu büyük Öğretmenin müritlerinin ve öğrencilerinin yaptığı aynı şeylerden biz de mahrum kalmayız. 

 

HAYATI

 

Seyyid Cemâleddîn Muhammed b. Safder el-Afganî el-Hüseynî, miladi 1839, hicri 1354 tarihinde Afganistan şehirlerinden Kabil’in Kunar köylerinden olan Esedâbâd köyünde şerefli ve münevver bir evde doğdu. Soyu, ünlü muhaddis Seyyid Ali et-Tirmizi’ye dayanır ve İmam Hüseyin bin Ali bin Ebu Talip’e kadar ulaşır. Bu evin ailesi, Kunar sınırları içinde bulunan büyük bir aşirettir. Aşiret, soylarına hürmette bulunan Afganlıların gönlünde büyük bir taht kurmuştur. Bir zamanlar Afganistan’da kendilerine ait bir yerleri vardı, ta ki bugünün şahının dedesi Dost Muhammed Han onlardan yağmalayana kadar. Cemâleddîn henüz 8 yaşındayken babası ve bazı amcaları Kabil şehrine taşındılar. 

 

Cemâleddîn’in babası onun kültürlü olması, edeplenmesi ve Arap ilimlerinin ilkelerini öğrenmesi için gayret sarf etmiş; tarih, tasavvuf, kelam, usul, fıkıh, hadis ve tefsir gibi şer’i ilimleri; ilahiyat, natüralizm, hikmet, edep, ev yönetimi, siyaset, ameli hikmet ve mantık gibi akli ilimleri; yorumlama, tıp felsefesi, kainatın nasıllığı, cebir, mühendislik ve muhasebe gibi matematik ilimlerinin öğrenilmesinde Cemâleddîn’in üzerinde durmuştur. 

 

Yukarıda zikretmiş olduklarımızı henüz 18 yaşındayken tahsil etmişti. Sonra kendisine Hindistan’a yolculuk teklif edilmiş ve bir seneden birkaç ay fazla orada kalıp modern Fransız usulü üzerine matematik ilmiyle ilgilenmiş ve Hac farizasını ifa etmek için hicaz bölgesine gitmiştir. Seyahati esnasında pek çok milletin adetleri üzerine durmuş, sonra ülkesine dönmüş ve zikri geçen Dost Muhammed Han zamanındaki hükümet (devlet) adamlarına katılmıştır.  

 

el-Ezher Üniversitesinde duraklamış ve pek çok Suriyeli ilim talebeleriyle iç içe olmuş ve talebeler tüm içtenlikleriyle ona yönelmiştir. Ondan Şerh-i İzhar kitabını  kendilerine okutmalarını istemişler ve o da İzhardan bir bölümü evinde onlara okutmuştur.  Sonra hicaza gitmekten vazgeçmiş ve İstanbul’a yolculuk için acele etmiştir. İstanbul’a vardıktan birkaç gün sonra kendisini Sadrazam Ali Paşa karşılamıştır. Ona değer vermiş, kıymetini bilmiş ve ona diğerlerine göstermediği bir muamele göstermiştir. Beraberinde Afgan  elbisesi, geleneksel cübbesi ve sarığı olduğu halde emirlerin, vezirlerin gönülleri ona ısınmıştır.  Öyle ki onun ilmi ve edebi üzerine övgüler kulaktan kulağa dolaşmıştır. O onların giysilerinden,  dillerinden ve adetlerinden uzaktı. Daha 6 ay geçmemişti ki onların meclislerinde düşman diye  isimlendirilmiş ve ardından görüşlerindeki hak yolu haksızca eleştirmişlerdi.  Halbuki o eğitimi geliştirip yaygınlaştırmak için birçok yol teklif etmiş fakat kimse  görüşlerine katılmamıştı. O sırada, Cemâleddîn’in görüşlerini açıkladığı zaman Şeyhülislam  onun görüşlerine hiçbir saygısızlık etmiyor ve bu olay esnasında yemeğiyle ilgileniyormuş.

 

İkametinden sonra pek çok ilim talebesi ona bağlanmıştı. Seyyid Cemâleddîn elinden 

geleni yapmış ve talebeler onun ilim denizinde taşmışlardır. Ona kendilerine ders vermesini teklif etmişler ve bir müderris olarak evinde büyük kelam ilmi, realizm ve natüralizmden nazari hikmet, astronomi biliminin sureti, tasavvuf ilmi ve İslami fıkıh ilminden genel kitaplar okutmuş ve talebelerin ilme nüfuzunda gayet etkili olmuştur. Ondan alınan faydalardan istifa etmişler ve onun ilmi ve edebi hoşlarını gitmişti. Diller onun övgüsünden söz etmeye başlamış ve ünü Mısır diyarına yayılmıştır. Sonra dikkatini, kalplerin nurundan evham perdesini yırtmaya vermiş ve akıllar canlanmış, kalpler aydınlanmıştı. Öğrencileri dini, hikemi ve edebi derslerin kompozisyonu ve yazımda bir işe girişmişler ve bu işte ustalaşıncaya kadar hocalarının gözetimi altında kalmışlardır. 

 

Ardından Mısır’a baktığında bu kentin yabancılar tarafından karışmış ve iç içe geçmiş bir yapı olduğunu fark etmiş ve bir reformun olması gerektiği kanısına varmıştır. Düşmanlarının sayısı 300’e kadar ulaşmıştır. Locanın vaziyeti zorlaşmış ve korkusu İngiliz Büyükelçiliğine kadar girmiş ve hükümete ihbar edilmiştir. Ardından locada casuslar yayılmış ve bozgunculuk çıkarmaya çalışmışlardır. Bu sırada Mısır’daki çatışmalar sona ermiştir. 

 

Mısır’da ulusal bir cemiyet kurdu. İsmi urvet-ül vüska cemiyetiydi. Bu cemiyet ile Müslümanların birliği üzerine çağıran bir gazete basması için görev yapmıştı ve bunu basmıştır.

 

Hükümetin pek çok önemli meselelerinde kendisine danışıyor ve yeni kanunların çıkartılmasında kendisiyle istişare ediyordu.

 

1892’de İstanbul’a gelmiş, Padişah hazretlerinin iltifatı, ilim adamları ve siyaset adamlarının ikramıyla karşılaşınca orada kalmak ona mutluluk vermiştir. Geçen yılların sonlarında ansızın çene kanseri oluncaya kadar onların gözünde muhterem, değerli ve kerim olmayı sürdürmüştür. Kanser boynuna kadar yayılmış ve Allah onu M.1897 tarihinde vefat ettirmiştir. 

 

Ahlakı:

 

Özgür vicdan sahibi, cana yakın başkaların iyiliği için elinden geleni esirgemeyen, latifeli, heybeti ve izzetiyle birlikte aynı zamanda yumuşak huylu, korkusuz, eğer birisi ölümüne kastetse zafere yürüyen asker gibi üzerine yürüyen, dünya kuruntularına rağbet etmeyen kerim bir kişilikti. Mal biriktirmezdi ve yoksulluktan korkmazdı. Bir yazarın -Allah rahmet etsin- rivayet ettiğinden Cemâleddîn Mısırdan sürgün edildiği sırada beş parasız Süveyş’e inmiş ve o esnada beraberinde yabancı tüccarlardan oluşan bir müfrezeyle İran büyükelçisi Seyyid Nikadi gelmiş ve Hindistan’a gidebilmesi için ona bir miktar Karz-ı Hasen olarak para vermiştir. Sonra onlara dönüp “Bu parayı alın! Sizin daha çok ihtiyacınız var. Aslan avını kaçırdığı zaman bir şey kaybetmiş olmaz” demiştir. Çok cesurdu ve yürümeye ısrar etti. Cesur ve insanları cesur olmaya teşvik eden, birisiyle oturduğu zaman onu yüce kişi olmaya karşı teşvik eder ve ondan ayrıldığı zaman da yüce olarak ayrılırdı. Kendi yolunda çabalama hususunda çok aktif ve ısrarcıydı. Ona rağmen mizah sınırını korurdu. 

 

Zekâsı: 

 

Zeki, kavrayışlı, keskin zekalı, hızlı tespitler yapan ve neredeyse vicdanların örtüsünü kaldırabilen birisiydi. Akli meselelere çok ince ve dikkatli bakan, oturumunda şaşırtıcı bir nüfuza sahip kuvvetli delilleri olan birisiydi. Öyle ki hiç kimse onu, kendi deliline boyun eğdirtemiyordu. Belki de kanıtları ikna edici olmuyordu. Bununla birlikte çok güçlü bir hafızaya sahipti. Söylenenlere göre o Fransızcayı öğrenmişti – veya bir kısmını- ve tercüme edebiliyordu. Hece harflerini kendisine 2 günde öğreten hoca hariç herhangi bir hocaya gereksinim duymadan Fransızcadaki kelimeleri ve terimleri en az 3 ay içerisinde öğrenebilmişti. 

 

Bilgisi:

 

 Özellikle kadim felsefe, İslam Tarihi ve Felsefesi, İslami uygarlaşma (medenileşme) ve İslam’ın diğer meselleri olmak üzere akli ve nakli ilimlerde çok geniş bir araştırması vardı.  İngilizce ve Rusçada usta olmakla birlikte Afgan’ca, Farsça, Arapça, Türkçe ve Fransızcayı iyi bir şekilde öğrenmişti. Çok araştırma yapan birisiydi. Milletlerin edebiyatı ve Ahlaki felsefeleri konusunda hiçbir kitabı elinden kaçırmaz, sadece araştırırdı. Bununla birlikte Arapça ve Farsçayı çok kullanırdı. 

 

“İslam” kelimesinin birliği ve dünyanın sair bölgelerinde bulunan Müslümanları, şerefli hilafetin gölgesi altında tek bir İslam devleti havzasında toplamak. Bu uğraşı üzerine çabalamış ve bunun için kendisini dünyadan kesmiştir kendisini. Ne bir eş edinmiş ne de dünyada bir şey kazanmıştır. Bununla birlikte istediği hiçbir şeye karşı engellenmemiş veya durdurulmamıştır. Dehriyyun mezhebine karşı ve farklı konularda zaman zaman yazmış olduğu reddiyeler hariç öz düşüncelerinden dolayı hakir görülmedi. Fakat o dostlarının ve müritlerinin içine hareket eden ve onlara sekinet veren canlı bir ruh yaymış ve kalemlerini sivriltmiştir. Doğu ondan faydalanmıştır ve yaptıklarından da faydalanacaktır. 

 

Yazar notu: "HİLAL" dergisinden nakledilmiştir – 1 Nisan 1897 

29 Şevval 1314 

Bu yazı toplam 643 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları

İMSAKGÜNEŞÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
04:2205:4411:4514:5817:3418:49

Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Eğitimle Diriliş | Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.